TOPLUMDA İNFİAL UYANDIRMAYAN CİNAYETLER VE ŞİDDET KÜLTÜRÜ

Ayberk Emirşah Gemici​

Son zamanlarda Türkiye’de kadına yönelik yahut aile içi şiddet olarak adlandırılan ve toplumda derin infial yaratan kadın cinayetleri ile ilgili haberler sıklıkla görülmektedir. Bu haberlerin topluma ulaşması ile toplumda çeşitli sorular ve tepkiler de doğal olarak gözlenmektedir. Bu hususta verilen tepkiler çoğunlukla kadın cinayetlerine sebep olan faillerin dışarıda rahatça veya halk tabiri ile “elini kolunu sallayarak gezebilmesi”, “bu faillerin meydana getirmiş olduğu cinayetler karşılığında mahkûm oldukları yahut olacakları ceza ve tedbirlerin yetersizliği”, “bu kimselerin topluma kazandırılmasının mümkün olmadığı” ve “toplumsal hayata zarar vermiş bulunan suçluların cezaevlerinde devlet aracılığıyla ve kamu kaynakları ile beslendiği ve bunun bir cezadan ziyade ziyafet teşkil ettiği” hususlarına ilişkin bulunmaktadır. Burada söz konusu olan şiddet olgusunun bilhassa kadına karşı mı olduğu, yoksa şiddetin olgusunun bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekip gerekmediği hususunda bir değerlendirme yapılması gerekir.
Konu bakımından öncelikle araştırılması gereken hususu, Türkiye’de meydana gelen cinayetlerin mağdurlarının cinsiyetlerine göre dağılımı oluşturmaktadır. Yayınlanmış olan resmi verilere göre, 2015 yılında 1542 kişinin cinayet mağduru olduğu ve bunların 1173’ünü erkek mağdurlar oluştururken 369’unu kadın mağdurların oluşturduğu gözlenmektedir. Veriden anlaşılabileceği üzere, Türkiye’deki kadın cinayetleri erkek cinayetlerine oranla epey düşük seviyededir. Buna karşılık, daha evvel de defalarca görüldüğü gibi, bu vakalar arasından bir elin parmakları ile ifade edilebilecek miktardaki cinayet vakası kamuoyunda infial yaratmaktadır ve bu vakalar ise çoğunlukla kadın cinayetleri olmaktadır. Burada önemle belirtilmesi gereken sorun, bu birkaç ayda bir meydana gelen belirli bazı cinayetlerin toplumda infial yaratması olgusundan ziyade diğer cinayetlerin gözardı edilmesi ve bu vakaların sistemli olarak azaltılması ve nihayet ortadan kaldırılması için bir çözüm yolu önerilmemesidir.
Kasten öldürme eylemi her halde suç teşkil eder. Bunun kadın veya erkek olması suçu ne ağırlaştırır ne de hafifleştirir. Bir cinayetin sırf basına yansıması yahut bilinen bir kişi, örneğin bir sanatçı yahut gazeteci tarafından gündeme taşınmış olması ile ortaya çıkan toplumsal infial bu suçun “daha çok hukuka aykırı” veya “daha önemli” olduğunu göstermez. Şiddet ve bunun sonucunda meydana gelen cinayetler cinsiyet farketmeksizin aynı suçu ve aynı toplumsal sorunu teşkil ederken bunlardan yalnızca kadın cinayetlerinin toplumsal infial uyandırması ve bunun kasten öldürmeden bağımsız, ayrıca bir suç olarak değerlendirilmesi, söz konusu “cinayetlerin önlenmesi yahut azaltılması” ve “toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması” bakımından işlevsiz ve hatta “cinsiyetler arası kutuplaşma” yaratabilecek ve bu sebeple “toplumsal şiddet kültürünü” besleyecebilecektir. Burada şunun idrak edilmesi gerekir; cinayet mağdurlarının belirli bir gruba, cinsiyete ya da etnik kökene tabi olması veya muhtelif nedenlere dayanması bunların cinayet olduğu ve kasten öldürme suçunun meydana gelmiş olduğu gerçeğine bir etkide bulunmaz. Bu suçlar kime karşı hangi sebeple meydana getirilmiş olursa olsun, kaynağını “toplumsal şiddet kültüründen” almaktadır. “Toplumsal şiddet kültürü” ifadesinden anlaşılması gereken, toplumu oluşturan bireylerin birbirlerine karşı tahammülsüzleşmesi, en ufak bir hata yahut bir aksama halinde hakaret yahut fiziksel şiddet yoluna başvurması, trafikte sürekli hale gelen hakaret ve klakson alışkanlığı; yani kısaca toplumu oluşturan bireylerin sürekli biçimde bir gerilim hattında seyahat etmesi ve şiddeti her an başvurulabilecek bir yol olarak algılamasını ifade etmektedir.
Yukarıda tanımlamış olduğum şiddet kültürünün ortadan kaldırılması için her sorunun çözümünde olduğu gibi, bu kültürün meydana çıkmasında rol oynayan sebeplerin ortaya konulması gerekmektedir. Elbette ki bu kültürü meydana getiren pek çok sebep bulunmaktadır fakat takdir edeceğiniz üzere bu sebeplerinin her birinin tek bir çalışmada toplanması mümkün olmayacaktır. Bu sebeple aşağıda bu sebeplerden bazılarına yer vereceğim.

FİLM VE DİZİLERDE ŞİDDET:
Şiddet kültürünün meydana çıkmasında esasen kendisine pek az önem atfedilen bir sebebi “film ve diziler” oluşturmaktadır. İzah etmek gerekirse, yayınlanan filmler ve dizilerde çoğunlukla görülen dövüş ve silahlı çatışma sahneleri, aile içi şiddet sahneleri ve karşılıklı tehditlerde bulunulan sahneler toplumu önemli ölçüde etkilemektedir. Bunun gibi, çeşitli polisiye dizi ve filmlerinde ceza hukuku sistemimizce benimsenmeyen sanıktan delile ulaşma prosedürünün işlendiği, kamu görevlilerinin şüphelilere karşı dayak, eziyet ve hakaret gibi fiillerinin “kanuna aykırı olmasına rağmen” topluma yansıtıldığı görülmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus ise, bu dizi ve filmlerde rol gereği şiddet uygulayan karakterlerin çoğunlukla toplumun karizmatik olarak addettiği kimselerden oluştuğu ve bu sebeple bunların toplumca bir rolmodel kabul edilmesinin normalleştiği ve hatta bir kimsenin “karizmatik” yahut “erkek” olarak tanımlanabilmesi için şiddet uygulaması gerektiği yönünde bir algı oluşturabileceği görülmektedir. Türkiye’de günlük televizyon izleme süresinin ortalama 3 saat 45 dakika olduğu ve televizyonun en yoğun izlendiği zaman diliminin 18.00 – 00.00 olduğu; bunun gibi, televizyon izleme süresinin alınan eğitim ile ters orantılı olduğu (RTÜK) göz önüne alındığında dizi ve filmlerin toplumu etkileme hususunda yeterince efektif olduğunu söylemek mümkün olmaktadır. Söz konusu dizi ve filmlerde şiddet içeren fiillerin bazı hallerde kadınlara, bazı hallerde erkeklere ve bazı hallerde ise çocuklara yönelik olduğu gözlenmektedir. Esasen bunun önemi bulunmamaktadır. Şiddet fiileri bir bütünün parçalarını teşkil eder ve şiddetle mücadele hususu da şiddetin bütününe yönelik olmalıdır. Burada üzülerek belirtmek gerekir ki, kişilerin üzerinde serbest iradesi ile karar verebileceği hususların (sigara, alkol gibi) özendirilmesinin engellenmesi bakımından çeşitli sansürler uygulayan kamu kurum ve kuruluşları, konu ağır toplumsal sonuçlar doğurabilecek olan ve kişilerin serbest iradesi ile meydana getiremeyeceği davranışlara geldiğinde sessiz kalmaktadır. Bu bölümde nihayet söylenebilir ki, toplumsal şiddetin yaygınlaşması hususunda önemsiz görülmekle beraber, etkileri çok büyük olabilen söz konusu şiddet sahnelerinin, tıpkı tütün mamülleri ve alkol ürünlerinde olduğu gibi bir sansüre tabi tutulması, toplumsal şiddet kültürünün ortadan kaldırılması bakımından çok önemli bir adım olacaktır.

EĞİTİMDE KALİTE VE YETERLİLİK SORUNU:
Toplumsal şiddet kültürünü oluşturan nedenlerden bir diğerini ise eğitim bağlamında kalitesizlik teşkil etmektedir. Nitekim veriler incelendiğinde Honduras, Papua Yeni Gine, Kuzey Afrika Cumhuriyeti, Afganistan, Bangladeş ve Suriye gibi ülkelerin en yüksek cinayet oranına sahip olan ülkeler arasında en üst sıralarda olduğu, öte yandan bahsi geçen ülkelerin Dünya Ekonomik Forumu’nca hazırlanmış “Eğitim Kalitesi 2018” başlıklı raporunda son sıralarda olduğu görülmektedir. Bunun gibi, sayılan ülkeler incelendiğinde herhangi bir sanat teşviğinin de bulunmadığı doğal olarak izlenecektir. Burada üzülterek belirtmek gerekir ki, adı geçen raporda Türkiye, 137 ülke arasında 99. Sırada bulunmaktadır. Eğitim kalitesinin artması bağlamında en önemli hususu kanaatimce felsefe dersleri teşkil etmektedir. Buna karşılık, ülkemizde de pek çok ülkede olduğu gibi felsefe dersi felsefeden ziyade felsefe tarihi dersine dönüştürülmüş ve yalnızca felsefe tarihinde ortaya çıkmış düşüncelere yer verilmektedir. Oysa felsefe dersinin öğrencileri ve genel olarak toplumu tarihi olayların ezberlenmesinden ziyade düşünmeye yöneltmesi beklenir. Bu doğrultuda öğrencilere ve topluma felsefenin temel sorularını yöneltmek ve onların düşünmelerini ve bu surette doğruyu bulmalarının hedeflenmesi gerekir. Söz konusu temel sorular, “gerçek (doğru) nedir, insan nedir, varoluşun amacı nedir, dinler ve kurallar neden vardır ve dayanağını nereden alır gibi sorulardır. İnsan ancak bu soruları sorarak ve diyalektik yapmak suretiyle cevaplayarak doğru davranışı tam anlamı ile kavrayabilir ve doğru olanı kavramış bir kimsenin suçtan uzak bir hayat sürmeyi tercih edeceği bir bilmece değildir. Burada ayrıca din eğitimine de değinilmesi gerekmektedir. Ülkemiz ve cinayet oranlarının yüksek olduğu bazı ülkelerde yıllarca süren zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri müfredatta yer almaktadır. Yıllarca süren din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin de tıpkı felsefe dersinde söz konusu olduğu gibi din tarihi dersine dönüştürüldüğü görülmektedir. Oysa din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde neredeyse her bir dinin çağırdığı gibi öldürmekten kaçınmak, hak yememek, insanları incitmemek ve iyi davranmak gibi insaniyete yönelik hususların sıklıkla dile getirilmesi ve öğretilmesi elzemdir. Bu bağlamda suç oranının düşmesi bakımından toplumun yahut en azından gelecek neslin akıl ve ahlak yolunu ağaç henüz yaş iken benimsemesi olabildiğince faydalı olacak bir diğer adımı teşkil etmektedir.

BİREYSEL SİLAHLANMA:
Ateşli silahlar ile kesici ve delici aletlere ulaşımdaki kolaylık da şiddet kültürünü tetiklemektedir. Öyle ki, 2018 yılında Türkiye’de işlenen cinayetlerde kullanılan silah kullanım oranının %80’e kadar yükselmiş olduğu Dr. Ayhan Akcan tarafından DeutchWelle Türkçe ile yaptığı röportajda belirtilmiştir. Bunun gibi bireysel silahlanma oranının en yüksek olduğu ülkelerin, aynı zamanda suç oranın en yüksek ve cehalet endeksinin ilk sıralarında yer alan ülkeler olduğu açıkça görülebilecektir. Üzülerek belirtmek gerekir ki, Türkiye’de de ateşli silahları taşıma ve bulundurma ruhsatı konusunda epeyce cömert davranılmıştır. Örneğin; vali, vali yardımcısı, kaymakam, bucak müdürleri, mülkiye müfettişi, içişleri bakanlığında daire başkanı veya şube müdürü gibi mülki idare amirliği sınıfına dâhil görevliler, hâkim ve savcılar ile Sayıştay başkan ve üyeleri, Emniyet kadrolarında çalışan çarşı ve mahalle bekçileri emekli olsa dahi taşıma ruhsatı elde edebilir. Bu sınıfa mensup olanların ifa ettikleri kamu görevi nedeni ile ruhsat verilmesinde bir sakınca görülmeyebilirse de, arıcılık yapanlar, müzeleri ve anıtları koruyan bekçiler, akaryakıt bayileri, 50 sigortalı işçi çalıştıranlar, arazi sahipleri, atış poligonu sahipleri, bankaların müdür ve yardımcıları, basın mensupları, fahri konsoloslar, kuyumcular, müteahhitler ve sonu gelmeyen birçok meslek grubuna ateşli silah taşıma ve bulundurma ruhsatı almak imkânının sağlanması, bireysel silahlanmanın ve dolayısıyla şiddet kültürünün daha da kızışmasına yol açacaktır. Bu meslek gruplarının güvenlik açısından ateşli silah taşımakta haklı olduğu iddia edilecekse, Emniyet Genel Müdürlüğü ve emniyeti sağlamaktan sorumlu olan diğer kurumların onlarca birimi neden vardır ve onbinlerce memur ne amaçla bu kurumlara tabidir? Emniyet teşkilatının güvenliği sağlamak hususunda yetersiz olduğu düşünülüyor ise 726.548.968,55 TL tutarından ibaret bütçe yalnız trafik akışının düzenli işleyişine mi aktarılmaktadır? Ateşli silah ruhsatı edinmenin kolay olmasından daha vahim olan bir diğer husus ise ruhsatsız silahların miktarı bakımından öne sürülen tahminlerdir. Gerçekten, Türkiye’de 2018 yılı itibariyle en az 25 milyon adet silah bulunduğu ve bunların %85’inin ruhsatsız olduğu öne sürülmüş bulunmaktadır (AKCAN, DW Türkçe). Bu hususta ülkemizde üretilen yahut yabancı ülkelerden ülkemize giriş sağlayan ateşli silah ve bıçakların gibi kesici ve delici aletlerin devlet tarafından özenli bir biçimde denetime tabi tutulması, silah ruhsatının verilmesinde daha kısıtlı bir meslek grubuna imkân tanınması suç ve dolayısıyla cinayet oranlarının düşmesi için atılacak bir diğer önemli adımı teşkil etmektedir.

CEZA VE TEDBİRLERİN YETERSİZ OLUP OLMADIĞI:
Kanunlarda (TCK, CMK) düzenlenen ceza ve tedbirlerin yeterince ağır olmadığı veya hafif olduğu yönündeki görüş ise tamamen yersizdir. Nitekim sınırları belirli makamlarca yahut kişilerce belirlenmiş bulunan küçük bir alan içerisinde iki hafta dahi olsa yaşamak; burada bulunan kimseleri dış dünyadan soyutlamak ve mental olarak bir huzursuzluk haline sokmak için yeterli iken, konumuz açısından müebbet hapis cezasının hafif bir ceza olduğunun söylenmesi mümkün değildir. Özgürlüğün kısıtlanması hususunun anlaşılması bakımından Jean Jacques Rousseau’nun şu sözüne dikkat çekmek faydalı olacaktır; “Özgürlüğünden vazgeçen kimse, insanlıktan, hak ve görevlerinden vazgeçmiş demektir. Nihayet belirtmek gerekir ki, en kötü koşullara sahip olan cezaevlerinin bulunduğu ülkeler, (Kenya, Tayland, ABD ve Ruanda vs.) aynı zamanda suç oranı en yüksek olan ülkeleri teşkil etmektedir. Bu halde, cezaevi koşullarınn kötü hale getirilmesi de suçun önlenmesi bakımından etkili olmayacaktır. Nitekim bir kimseye karşı insanlık dışı davranış sergileyerek ondan insanca davranış göstermesini beklemek ümitsiz bir yatırım olacaktır. Burada ayrıca belirtmek gerekir ki, Türk Ceza Kanunu teorik bağlamda oldukça yeterli bir düzenlemeye sahiptir fakat çoğu sefer olduğu gibi kanunların pratik (uygulanması) bakımından sorunlar ile karşılaşılmaktadır. Bu husus ise ancak memurların daha sıkı denetimlere tabi tutulması ve kanunların yeknesak olarak uygulanması ile mümkün olabilecektir.

Buna karşılık, bu cezanın caydırıcı olmadığı hususundaki eleştiriler büyük ölçüde haklı olmaktadır. Nitekim Türkiye’de bir suçtan hüküm giymiş kimselerin üçte birinin, mahkûmiyetinin sonlanmasının ardından yeniden aynı suçu işlemiş olması bunun bir göstergesidir. Burada halk tarafından çoğunlukla suçluların idam edilmesi veya bazı spesifik suçlar açısından farklı çözüm önerileri (örneğin tecavüz suçlarına özgü olarak kısırlaştırma uygulaması) önerilmekle birlikte, bunların işlenecek suçları ortadan kaldıracağı veya en azından azaltacağı yönünde herhangi bir dayanak bulunmamaktadır. Burada Amerika Birleşik Devletleri’nin çeşitli eyaletleri, Rusya Federasyonu veya konunun en belirgin örneklerini sergileyen Hindistan, Afganistan, Nijerya, Irak, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Suriye ve Pakistan gibi ülkelere değinilmesi gerekir. Sayılan ülkelerde idam cezası uygulanıyor olmasına rağmen, bu ülkelerin aynı zamanda en çok suç işlenen ülkelerden olması idam cezasının caydırıcı olmak hususunda yetersizliğini açıkça kanıtlamaktadır. Burada ayrıca belirtmeliyim ki, yukarıda sayılmış bulunan ülkelerin birçoğuna, IPSOS Mori tarafından 40 ayrı ülkenin vatandaşları ile bağımsız röportajlar yapmak suretiyle elde edilen “Cehalet Endeksi”nde rastlamak mümkündür. Yukarıdaki açıklamalardan dolaylı olarak anlaşılabileceği gibi, idam cezası da hapis cezası gibi, suçluların daha önceden işlemiş oldukları bir suçu yeniden işlemelerine engel olmamaktadır. Bundan başka, devletin idam cezasını uygulayarak, kasten öldürme fiilini meydana getireceği ve devlet tarafından bu fiilin meydana getirilmesinin söz konusu fiili meşrulaştırmış olacağo hususu da çeşitli bilimsel çalışmalarda defalarca dile getirilmiştir. Yukarıda saymış olduğum her bir cezanın suçu engelleme ve azaltma hususunda yetersiz kalması bu yönde bir çözüm önerisi getirmeyi zorunlu kılmaktadır.
Bu hususta bir çözüm önerisi getirirken “dahi” olunması gerekmediği gibi yeni bir sistemin icat edilmesi de gereklilik arz etmemektedir. Nitekim yapılması gereken bir iş yahut görevi daha iyi yapan bir veya birkaç ülkenin var olması durumunda bunların örnek alınması, yapılacak işin bir uzmana teslim edilmesi niteliğinde olacak; böylece hem zaman bakımından meydana gelecek gecikmeler önlenebilecek ve hem de doğması muhtemel pratik sakıncaların önüne geçilmiş olacaktır. Bu örnekseme faaliyeti esasen ülkemize yabancı değildir. Bilindiği üzere Türkiye, Cumhuriyet tarihinden itibaren birçok kanunu “resepsiyon” yahut “iktibas” olarak bilinen yöntem ile meydana getirmiştir. Bu halde, bahse konu alanın uzmanlarına değinmek gerekir. Bu husustaki uzmanlığın suç oranının ve tekerrürün en az ve eğitim kalitesinin en yüksek olduğu ülkelerde aranması gerektiği kuşkusuzdur. Eğitim kalitesi raporuna göz gezdirildiğinde görülebileceği gibi, eğitim kalitesinin en yüksek olduğu ülkeleri İsviçre, Finlandiya, Hollanda, Norveç vs. ülkeler teşkil etmektedir. Bu hususta Amerika Birleşik Devletleri örneği bir karşıt görüş olarak öne sürülebilecektir. Nitekim ABD eğitim kalitesi yüksek olmasına rağmen suç oranı da yüksek olan bir ülke olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte, ABD ekonomik gelir eşitsizliğinin had safhada bulunduğu yegâne ülkedir. Ayrıca belirtmeliyim ki, bir ülkenin eğitim kalitesinin yüksek olması, o ülkedeki eğitimli kimselerin oranını belirtmez. Nitekim ABD, cehalet endeksinde de kendisine üst sıralarda bir yer edinmiş bulunmaktadır. ABD örneği geride bırakıldığında, yukarıda sayılmış bulunan ülkelerin birçoğunda cezaevi koşullarının son derece insani olduğu ve çoğunlukla otel olarak nitelendirildiği görülmektedir. Nitekim sayılmış ülkeler, mahkûma işlemiş olduğu suçun karşılığı olarak verilmiş cezanın amaç ve niteliğinin “yalnızca özgürlüğünün kısıtlanması” olduğu hususunu idrak etmiş ve bu doğrultuda mahkûmların sırf insan olmasından doğan haklarına (çalışma hakkı, kişiliğini geliştirme hakkı, özel ve aile hayatına saygı hakkı ) halel getirmemiştir. Belirtilmelidir ki, bu cezaevlerinde bulunan mahkûmlar çoğunlukla mesleki bir eğitim sürecine tabi tutulmakta ve çalıştırılmaktadır. Bunun gibi, söz konusu cezaevlerinde aile hayatına saygı bağlamında aileleri ile bir veya birkaç gün geçirebilmelerine fırsat tanınmaktadır.
Burada: “toplum sözleşmesine aykırılık teşkil eden bir fiili meydana getiren kimsenin, bu sebeple cezaevine gönderilmek suretiyle toplumdan mücerret hale getirildiği ve toplumun ödemiş olduğu vergiler ile bu kimseye neden daha iyi bakması gerektiği hususu, haklı olarak sorgulanabilir. Bu soruna karşı ise mahkûmların çeşitli mesleki faaliyetlerde eğitilmesi ve bir sanat yahut zanaat edinmesi yahut tarım ve tekstil gibi çeşitli kollarda “insani koşullar altında” çalıştırılması ve bu faaliyetleri sonucu ortaya çıkan değerin belirli bir kısmının (örneğin %50’sinin) mahkûm adına açılacak bir banka hesabına aktarılması, kalan kısmın ise kamuya geçirilmesi ve bu surette mahkûmların kendi masraflarını gidermesi ve hatta sistemin düzgün işletildiği halde kamunun kar etmesi ve bu yol ile ekonomik bir kalkınma elde edilebilmesi dahi mümkündür. Bahsi geçen faaliyetler sonucu belirli bir gelir elde etmiş mahkûmların ise cezalarının infazının ardınan bu gelirler ve öğrenmiş olduğu mesleki kazanımlar ile topluma adaptasyonunun epey kolaylaşacağı açıkça görülecektir. Bu hususta ise AIHS’de öngörülen zorla çalıştırma yasağının (m.4) gündeme geleceği söylenebilirse de, aynı madenin 3-a bendi “Sözleşme’nin 5. maddesinde öngörülen koşullara uygun olarak tutulu bulunan bir kimseden, tutulu bulunduğu sırada veya şartlı tahliyeden yararlandığı süre içinde olağan olarak yapması istenilen bir iş” tanımını zorla çalıştırma yasağından muaf tutmuştur. Kaldı ki, böyle bir sistemin varlığı halinde bunun “kürek çekme”, “madende çalıştırma” gibi insanlık dışı koşullar söz konusu olmayacak; aksine mahkûmlara gelir elde edebileceği ve kendini geliştirebileceği bir imkân sunulmuş olacak ve çoğunluk, çeşitli sebeplerle çalışmak için gönüllü olacaktır.
Son kısımda ele almış olduğum İsviçre, Norveç ve Finlandiya gibi ülkelerde suç oranının düşük olmasının nedeni elbette ki yalnız infaz rejimi hususuna bağlanamaz. Bu ülkelerin ekonomik güç bakımından bir hayli yüksek olması ve bu gelirin halka dağılımında bulunan eşitlik, nüfus azlığı ve bunun gibi çeşitli hususların da suç oranını düşük olmasında etkili olduğu şüphesizdir fakat bu hususlar hukuki değerlendirmeden ziyade ekonomi ve sosyoloji bilimlerini ilgilendirmektedir. Bununla birlikte yukarıda sunmuş olduğum çözüm önerisinin uygulaması kapsamında ekonomik hacmin ve eğitim seviyesinin yükselmesi rastlantı olmayacaktır. Bu yönde kapsamlı bir değişikliğin yıllarca ve hatta on yıllarca süreceği öne sürülebilirse de mevcut sistemin suçu azaltmada etklili olmadığı ve ekonomik bakımdan kamuya faydalı olmadığı bir gerçektir. Buna karşılık, yeni bir sistemin yıllar yahut on yıllar sonra dahi olsa hem suçları azaltma ve suçluların ıslah edilerek topluma kazandırma ve hem de ekonomik kalkınma hususlarına katkı sağlayabileceği görülmektedir. Son olarak, cinayet kurbanı olan bir kimsenin geri getirilmesi her halde mümkün değilken, bir başka kimsenin kurban olması engellenebilir ve bunun yegâne yolu eğitim ve hukuk düzeninde yapılacak değişikliklerdir.

Yararlanılan Kaynaklar:

https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiyede-2018in-silahl%C4%B1-%C5%9Fiddet-haritas%C4%B1/a-47078168

https://tr.euronews.com/2019/02/27/idam-cezasi-hangi-ulkelerde-uygulaniyor

https://www.nationmaster.com/country-info/stats/Crime/Violent-crime/Murder-rate

https://www.mepanews.com/dunyada-en-yuksek-cinayet-oranlarina-sahip-ulkeler-900h.htm

https://www.numbeo.com/crime/rankings_by_country.jsp

https://www.ipsos.com/ipsos-mori/en-uk/perceptions-are-not-reality-what-world-gets-wrong

https://www.e-psikiyatri.com/iste-turkiye-nin-cinayet-istatistigi

http://www.umut.org.tr/umut-vakfi-turkiye-silahli-siddet-haritasi-2018/

http://www3.weforum.org/docs/GCR2017-2018/05FullReport/TheGlobalCompetitivenessReport2017%E2%80%932018.pdf

https://ukraynahaber.com/2018/08/28/egitim-kalitesinde-ukrayna-49-turkiye-99-sirada-iste-liste/

https://www.egm.gov.tr/silah-ruhsati-islemleri-hakkinda-bilinmesi-gerekenler

https://www.egm.gov.tr/kurumlar/egm.gov.tr/Stratejik%20Faaliyetler/Mali%20Tablolar%202019/mayis/tablo-11-butce-uygulama-sonuclari-tablosu.pdf

https://www.ensonhaber.com/galeri/dunyanin-en-guclu-ekonomileri#28

https://www.danistay.gov.tr/upload/avrupainsanhaklarisozlesmesi.pdf

https://onedio.com/haber/biri-hapishane-mi-dedi-iste-size-dunyanin-en-guzel-10-hapishanesi–240798

https://www.rtuk.gov.tr/assets/Icerik/AltSiteler/televizyonizlemeegilimleriarastirmasi2018.pdf

http://haber.sol.org.tr/medya/ulkelerin-televizyon-izleme-oranlari-aciklandi-turkiye-rekor-kirdi-191433

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-48932195

https://www.bbc.com/turkce/ekonomi/2015/05/150521_oecd_gelir_adaletsizligi_turkiye

Öneri, soru ve taleplerinizi iletişim formunu doldurarak bize iletebilirsiniz.